Aşırılık üzerine

İnsanları aşırılık üzerine konuşmaktan daha aşırı yapan hiçbir şey yoktur. Ünlülerin verdiği en son çılgın partiler hakkında veya genel müdürün maaşının artışı konusunda ya aşırı derecede onaylamaz tavırlar takınırız ya da alışılmadık derecede coşkulu ve heyecanlı olma eğilimi gösteririz. Hiç kimse aşırı miktarda içkiye veya internetteki yoğun pornografiye kayıtsız kalamaz; günümüzde herkes “yeme bozukluğu” denen şeyden muzdarip birilerini tanıyor ve herkes dünyada açlık çeken çok sayıda insan olduğunu biliyor. Aşırılık artık her yerde: aşırı zenginlik ve yoksulluk, cinsellikte aşırılık ve açgözlülük, aşırı şiddet ve aşırı dini inanç. yirminci yüzyıl, tarihçi Eric Hobsbawm’ın kitabının başlığında olduğu gibi, Aşırılıklar Çağı ise, o zaman yirmi birinci yüzyıl da Aşırılıklar Çağı’ymış gibi görünüyor. İnsanlar uçlarda olduklarında, her şeyi sınırlarına kadar zorluyorlar; aşırı olduklarında, her şeyi sınırlarının ötesine kadar zorluyorlar.

Bu makalede aşırılığa karşı korkumuzu, nefretimizi, hayranlığımızı ve özlemimizi her türlü biçimiyle keşfetmeyi amaçlıyorum. Ve aşırılık hakkında çok garip bir noktayı belirtmek istiyorum; bu noktanın belki de en belirgin örnekleri Batı toplumlarının olağanüstü tüketimciliği veya çağdaş kültürdeki dini ve din karşıtı fanatizm olabilir; aşırılığın bu garip özelliği bulaşıcı olmasıdır. İnsanları aşırılıktan bahsetmekten daha fazla aşırı yapan hiçbir şey yoktur.

Çok kolay kullandığımız birçok kelime gibi, “aşırılık” da düşündüğümüzden daha eski bir kelimedir. Oxford İngilizce Sözlüğü, “kapsam dışına çıkma eylemi” şeklinde ifade ettiği kelimenin bu anlamını on beşinci yüzyıla tarihlendirir; “aşırılık”, orijinal kullanımında “kapsama girmenin” zıddıdır. Ve bence bu da aklımızda tutmamız gereken bir husus olabilir: Kapsama girmek, istemeniz halinde bir şeye dahil olma özgürlüğüdür; aşırılık ise kapsam dışına çıkma özgürlüğüdür. Ama aşırı olduğumuzda neyin dışına çıkıyoruz?

Burada yine sözlük bize yardımcı olabilir ve bu sefer daha aşina olduğumuz bir alana girebiliriz: Aşırı olduğumuzda, “geleneklerden [veya] mantıktan saparız”, sınırları “çiğneriz”, “haklarımızın” ötesine geçeriz; sözlüğün “yasaların, terbiye kurallarının veya ahlakın ölçüsüz ihlali” dediği duruma düşeriz, “terbiye dışı davranış” suçunu işleriz. Aşırı olduğumuzda, ne şekilde olursa olsun, uygun davranış olarak kabul edilen şeyden ayrılırız; olmamız gereken benlik versiyonumuzdan çıkarız, onu terk ederiz. Peki uygun davranış standartlarımızı, olmamız gereken kişiye dair resmi nereden alıyoruz? Bunu elbette içinde büyüdüğümüz toplumlardan alıyoruz. Sözlüğün bize hatırlattığına göre, aşırılık, sadece yasaların, terbiye kurallarının veya ahlakın ihlali değil, aynı zamanda “yasaların, terbiye kurallarının veya ahlakın ölçüsüz ihlalidir.” Yani aşırılık, abartılı davranışlardan kanunları çiğnemeye, övünmekten soykırıma kadar uzanan geniş bir yelpazedeki deneyimleri kapsar. Anoreksik birey veya intihar bombacısı, ilgi arayan çocuk veya kompulsif kumarbaz, ihtiyacından fazla parası olan veya dini nedenlerle evlenmemeyi seçen kişi, hepsi farklı şekillerde, ölçüsüz şekilde yasaların, terbiye kurallarının veya ahlak kurallarının ihlallerine karışmışlardır; gerçi elbette onlar durumu bu şekilde görmeyebilirler. Ve aşırılık hakkında düşündüğümüzde bu nokta da önemlidir: Bir kişi için aşırı olan şey, bir başkası için sıradan bir yaşam biçimi olabilir. Dindarlar, kendilerine göre, aşırıya kaçmıyorlar; teröristler, kendilerine göre, maruz kaldıklarını düşündükleri adaletsizliklere aşırı tepki vermiyorlar. Aslında, kişisel, politik ve dini çatışmalarımızın çoğunu tanımlamanın yollarından biri, birinin bir başkasını aşırı davrandığına ikna etmeye çalışmasıdır: Başkalarının aşırı zalim, aşırı saygısız, aşırı adaletsiz davrandığını düşünürüz. Bu yüzden ne kadar çok şeyin aşırılık tanımlarımıza bağlı olabileceğini hatırlamamız gerekir. Bu bölümde, herhangi bir durumda birinin aşırı davrandığını hissetmemize neyin sebep olabileceğini ve insanların aşırı davrandığını hissettiğimizde bu konuda ne yapmak istediğimizi ele almak istiyorum. Sergilediğimiz ilk refleks tavır, genelde böyle insanları cezalandırmak ve sıklıkla aşırı cezalandırmak isteğidir. Aslında insanlar genellikle başka ne yapacaklarını bilmediklerinde birbirlerini cezalandırma yoluna giderler; bu yüzden ceza genellikle amacın dışındadır, heyecana kapılmış bir imgelemin başarısızlığıdır. Ceza, kurallar hakkındaki hayal kırıklığıdır, uygulanmaları hakkındaki hayal kırıklığı değildir. Mesele aşırılığın yalnızca bulaşıcı olması değildir, aynı zamanda diğer insanların aşırılığı bizim aşırı olmamıza neden olur; hatta bizi bu açıdan özgürleştirir. Başkalarının aşırılıklarına –şiddet, iştah, inanç gibi konulardaki aşırılıklarına– tepkilerimiz, göreceğimiz gibi, hakkımızda çok şey söyler. Filozof Alain Badiou şöyle yazmıştır: “Tüm gerçekler, uç sonuçlardan örülmüştür”. Aşırı sonuçlardan örülen gerçekler de vardır.

Ama belki de gözden kaçırmamamız gereken diğer bir nokta, aşırılık fikrinin ne kadar güven verici olabileceğidir; uçağa fazla bagaj almamıza izin verilmediğinde, bunun nedeni birilerinin bizim güvenliğimizi gözetmesidir, birileri, uçağın ne kadar yük alabileceğini bilmektedir. Başka bir deyişle, aşırılık fikriyle (birinin aşırı davrandığını düşünebilmemizle) ilgili güven verici olan şey sınırlarımızı bildiğimiz anlamına gelmesidir; doğru davranış biçimine dair kesin bir fikre sahip olduğumuzu, neyin uygun ve doğru olduğunu bildiğimizi gösterir. Ahlaki konularda aşırılık deneyimlerini her yaşadığımızda (haklı kırgınlık, öfke veya diğer insanların ihlalleri hakkında üzüntü duyduğumuzda) kendimizi bir kez daha toplumlarımızın kuralları ve koruyucu duvarları içinde, sağlam ve güvenli bir şekilde konumlandırırız. Bu anlarda dünyanın nasıl olması gerektiğini ve kuralları bilen, bunları uygulayabilen birilerinin bizi gözettiğini hatırlamış oluruz. Öfke nöbeti geçiren çocuk, ebeveynlerinin güçlü olup olmadığını, nefretine, öfkesine ve hayal kırıklığına katlanıp katlanamayacaklarını anlamaya çalışır. Bu durumda aşırı davranış, ebeveynlerin veya toplumun, yerleşik kuralları ve düzenlemeleri hatırlaması için bir fırsattır. Kuralların ne olduğunu açıkça bildiğimizi görmek bizi rahatlatır çünkü bunlar çiğnendiğinde öfkeleniriz.

Aşırı davranışları gördüğümüzde tespit etmekte bu kadar iyiysek –aşırı yemek, aşırı cinsellik, aşırı alışveriş, fanatik dindarların aşırı inançları– o zaman bunların tam olarak doğru miktarının ne olduğunu biliyor olmalı veya bildiğimizi düşünüyor olmalıyız. Açgözlülüğü gördüğümüzde tanıyabiliyorsak, insanların nasıl yemesi gerektiğini biliyor olmalıyız; magazin haberlerinde anlatılan cinsel aşırılıklar karşısında dehşete düşebiliyorsak, insanların ne tür seks yapması gerektiğini ve bunu ne sıklıkla yapması gerektiğini biliyor olmalıyız; “fanatik dindarlar” olarak düşündüğümüz insanlara karşı haklı bir öfkeyle doluysak, insanların bir şeylere ne kadar inanmaları gerektiği, neye inanmaları gerektiği ve inançlarının onları ne yapmaya itmesi gerektiği konusunda kesinlikle çok güçlü fikirlerimiz olmalı. Peki doğru inanç miktarı nedir? Birinin üzüntüsünün aşırı olduğunu nasıl anlarız? Herhangi bir şey, hissetmek istediğimizden daha aşırı bir şey hissetmemize neden olduğunda mı aşırıdır?

Burada bariz bir ironi var: Bizim için çok önemli olan şeylerin çoğu –aşk, keder, iştah, şiddet, siyasi ve dini inanç gibi şeyler– ölçülemez ve yine de en çok dikkat ettiğimiz noktalardan biri, hakkında en tutkulu inançla konuştuğumuz unsurlardan biri, bu şeylerin aşırı hale geldiğini hissettiğimiz zaman ortaya çıkar. Sanki niceliksel olarak ölçülemeyen bu şeylere dair kendi içsel ölçütlerimiz varmış gibidir ve bu içsel ölçüt, hakkımızdaki en önemli şeylerden biridir. Neyin aşırı olduğu duygusu olmadan nasıl yaşayabiliriz? Aslında, dediğim gibi, diğer insanların aşırılıklarına karşı tepkilerimizde ne kadar aşırı olabildiğimiz çarpıcı değil midir? Hiçbir şey bizi aşırılıktan daha aşırı yapmaz; hiçbir şey bizi diğer insanların yemeğe, alkole, paraya, uyuşturucuya veya şiddete olan aşırı iştahına karşı daha cezalandırıcı, daha onaylamaz, daha fazla iğrenir hale getirmez (büyülenmiş, coşkulu ve şaşkın olmaktan bahsetmiyorum bile) hiçbir şey bizi diğer insanların siyasi ideallere veya dini inançlara olan aşırı bağlılığından daha fazla korkutmaz, daha fazla öfkelendirmez, daha fazla umutsuzluğa sürüklemez. Fark edilmelidir ki, inançlarında aşırıya kaçanlar neredeyse her zaman başkalarıdır, kişinin kendisi değildir. Fransız psikanalist Jacques Lacan şöyle söylemiştir: “Bir insan hiçbir zaman, hiçbir şekilde, başka bir kişinin aşırılıkları tarafından sıkıntıya düşürülemez; insan yalnızca ve her zaman, onların aşırılıkları kendisininkilerle çakıştığı için sıkıntıya düşer.” Psikanalitik bir bakış açısından, diğer insanların aşırılıkları bizi rahatsız eder, bizi heyecanlandırır, çünkü kendimiz, korkularımız ve özlemlerimiz hakkında bizim için önemli bir şeyi açığa çıkarırlar. Gerçekten de diğer insanların aşırılıkları, en basit haliyle, aşırı hayvanlar olduğumuzu veya aşırı hayvanlar haline geldiğimizi gösterebilir; bizler, aşırı davranışların istisnadan ziyade kural olduğu hayvanlarız (insan doğasının yasaları vardır, ancak bize göre yoktur). Bunun akla yakın bir olasılık olduğunu anlamak için sadece gazeteleri okumanız yeterlidir. Aşırılıklarımız anlama ve düzenleme kapasitemizi aşabilir. Ve eğer aşırı hayvanlar haline geldiysek, sadece öyle olmamayı arzulamaktan daha fazlasını yapmamız gerekebilir.

Lacan, başkalarının aşırılıklarından bunaldığımızı çünkü bunların bizimkilerle aynı olduğunu öne sürmüştür ama aslında örneğin uyuşturucu bağımlılığına ilişkin korkumuzun, gizlice uyuşturucu bağımlısı olmaya niyetli veya buna meyilli olduğumuz anlamına geldiğini söylememektedir. Diğer yandan uyuşturucu bağımlılığının, genel olarak kendi bağımlılıklarımızdan ne kadar korktuğumuzu, mesela ihtiyaç duyduğumuz insanlara köle olmaktan ne kadar korktuğumuzu gösteren bir resim olabileceğini söyler. Örneğin uyuşturucu bağımlılığı, sevdiğimiz kişinin ihtiyaç duyduğu her şey olmaya çalışmaya ne kadar meyilli olduğumuzu gösteren bir resim de olabilir; bir bakıma, onların tercih ettiği uyuşturucu olmaya meyilli olabiliriz. Başka bir deyişle, Lacan’ın vurguladığı nokta, diğer insanların aşırılıklarına verdiğimiz tepkinin, kendimizle ilgili hayati bir şeye dair önemli bir ipucu olduğudur; diğer insanların aşırı davranışlarına verdiğimiz refleksif tepki –haklı kırgınlığın heyecanı, iğrenmemizin verdiği ahlaki üstünlük duygusu– ilk bakışta göründüğünden daha karmaşık ve daha ilginçtir. Başkalarının aşırılıkları içimizdeki bağnazlığı ortaya çıkarırken, aynı zamanda bağnazın ne kadar entrikacı ve sinsi olduğunu da ortaya çıkarır. Kişinin kendi karakterine, geçmişine ve zevklerine dair, başkalarının aşırılıklarına verdiği tepkiden daha açıklayıcı, daha ifşa edici hiçbir şey yoktur. Bana hangi tür aşırılıkların sizi büyülediğini, hangi tür aşırılıkların sizi dehşete düşürdüğünü söyleyin, size kim olduğunuzu söyleyeyim. Bu, durumu ifade etmenin aşırı bir yolu olurdu. Ya da daha mantıklı bir şekilde şöyle söylenebilir: Hangi aşırılıklara çekildiğinizi tespit edin (ve elbette, şu anda aralarından seçim yapabileceğiniz çok fazla aşırılık var: trafikte öfke, köktendincilik, kendini geliştirme, alışveriş), şikâyet etmeyi bırakamadığınız aşırılıklar, konuşmanıza neden olanlar veya size sadece bir tür gizli, belki de biraz utanç verici bir zevk verenler konusunda düşünün ve bunlarda neyin bu kadar ilgi çekici olduğunu anlamaya çalışın.

Aşırı davranışların dikkatimizi çektiğini kolaylıkla söyleyebiliriz; belki de daha az kolay olan şey, neden böyle olduğunu anlamaktır. Bizi ilgilendiren aşırı davranışa aşırı ilgi duyarız ve aşırı ilgi duymak, istediğimizden daha fazla ilgi duymaktır. Dolayısıyla, diğer insanların aşırılıklarına tepkimizin doğamızın anahtarı olduğunu söylemek aptalca olsa da –çünkü doğamızın anahtarı yoktur– bence, diğer insanların aşırılıklarına tepkilerimizin bize çatışmalarımızın ne olduğunu gösterdiğini söylemek doğru olur. Uyuşturucu bağımlısı olmak istemiyorum, ancak birine ihtiyaç duymakta özgür olmak istiyorum ve onlara ihtiyaç duyduğumda hayatımı kaybetmek istemiyorum. İntihar bombacısı olmak istemiyorum, ancak hayatımı riske atabileceğim kadar önemli bir şeye sahip olmak isteyebilirim veya sadece sevdiğim insanları koruyabilecek kadar saldırgan olmak isteyebilirim. Ya da çaresizlikten doğan cesarete sahip olmak isteyebilirim. Başkalarının ve kendimizin aşırılıkları, tepki vermekten ziyade düşünmemizi sağlayabilir. Gerçekten de aşırılık kadar güçlü bir şey –eğer korkumuzu askıya alabilirsek– daha önce hiç aklımıza gelmeyen düşüncelere sahip olmamızı sağlayabilir. Sonuçta, ilham, âşık olma, dönüşüm deneyimleri, bir adaletsizlik duygusu –bir hayatta meydana gelebilecek en radikal dönüşümler– geleneksel olarak ezici, aşırı deneyimlerdir. Çoğu zaman bunların üstesinden gelmek, olabildiğince çabuk normale dönmek istesek de dönemeyiz. Viktorya dönemi klasikçisi Benjamin Jowett, “ahlakçı, dönüşüm doktrini yerine alışkanlık teorisini koyar” demiştir. Ve elbette hiçbir şey bir alışkanlıktan daha aşırı değildir.

Öyleyse belki de şair William Blake, “Cehennem Özdeyişleri”nde “aşırılık yolu, bilgelik sarayına gider”[i] dediğinde şaka yapmıyordu. Gerçi bilgelik için anoreksiklere veya oburlara, aşırı zenginlere veya ahlaksızlara bakmayı aklımıza getirmeyiz; uyuşturucu bağımlılarını veya seri katilleri pek de aydınlanmış kişiler olarak görmeyiz. Yani belki de Blake ironi yapıyordu; sonuçta bunlar “Cehennem Özdeyişleri” idi. Belki de aşırılık yolu, ürettiği hayal kırıklıklarıyla, bir bilgelik kaynağıdır; bize söyleyecek bir şeyleri olan kişi alkolik değil, iyileşmekte olan alkoliktir. Belki de aşırılık büyümenin bir parçası olarak gereklidir; sadece kuralların nelerden oluştuğunu ve neden önemli olduklarını öğrenebilmek için tüm kuralları çiğnemeye çalışmamız gerekir. Belki de yalnızca aşırılık yolu bize yeterli noktanın neresi olduğunu öğretebilir. (Ve belki de “belki” –kendimize dair şüphemizin el üstünde tutulan tüm söylemleri gibi– dilimizdeki aşırılıkları yumuşatmamızın bir yoludur.) Blake’in bir diğer özdeyişindeki gibi, “Neyin gereğinden fazla olduğunu bilmediğin sürece neyin yeterli olduğunu da bilemezsin.”[ii] Bir yandan belirli türden aşırılıklar sadece bizim için iyi değil, aynı zamanda refahımız için de elzemdir; diğer yandan da aşırılık deneyimlerinden geçerek bizim için işe yarar olup olmadıklarını, ne kadarına gerçekten ihtiyacımız olduğunu keşfetmemiz gerekir. Peki ya Bilgelik Sarayı nedir? Ve oraya gitmek niçin iyi olurdu?


*Bu yazı, Adam Phillips’in Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet adlı kitabından seçilmiş bir parçadır. Aydın Çavdar’ın çevirisiyle Ayrıntı Yayınları’ndan yayımlanan kitaba buradan erişebilirsiniz.


[i] William Blake, Cennet ile Cehennemin Evliliği, Çev. Burhan Sönmez, Ayrıntı Yayınları, 2016, s. 33.
[ii] A.g.e., s. 37.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vessaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vessaire’yi desteklemek için vessaire ana sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Scroll to Top