“Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni”

Melik Kuru’nun ilk uzun metrajı İsimsiz Eserler Mezarlığı (2025) daha ilk dakikalarından itibaren insanı basit görünen ama cevabı giderek zorlaşan bir soruyla baş başa bırakıyor: Bir insan yaptığı şeye gerçekten inanıyorsa, hayatını sürdürebilmek için ondan ne kadar vazgeçebilir?

Genç fotoğrafçı Aslı’nın sorunu üretmek değildir. Fotoğraf çekiyor, bakıyor, arıyor, kendine ait bir dil kurmaya çalışıyor. Sorun, bütün bunların hayatın maddi gerçekleriyle karşılaştığı yerde başlıyor. Bir yanda ev kirası, faturalar ve gelecek kaygısı bekliyor. Diğer yandaysa sanat bütün bunların karşısında son derece kırılgan bir faaliyet gibi duruyor.

Filmin en iyi yaptığı şeylerden biri, bu çatışmayı büyük laflarla anlatmaya kalkmaması. Aslı’yı bir “sanatçı trajedisi”nin kahramanına dönüştürmüyor. Onun hayatında trajediden önce kira borcu, ev arkadaşı, ucuz yemekler, başarısız görüşmeler, sokakta geçirilen saatler ve ne olacağı belli olmayan bir gelecek var. Tam da bu yüzden filmde sanat üzerine konuşulan her şey, soyut bir estetik tartışmadan çıkıp gündelik hayatın parçası haline geliyor. Bir fotoğrafın değeri üzerine konuşurken aslında birkaç ay daha aynı evde yaşayıp yaşayamayacaklarını konuşuyoruz.

Sanatın fiyatıyla hayatın maliyeti

Aslı’nın çektiği fotoğrafları satmaya karar vermesi, filmin asıl kırılma noktası. O âna kadar kişisel bir üretimin parçası olan görüntüler bir anda piyasanın ölçülerine girmek zorunda kalıyor. Artık mesele Aslı’nın bir fotoğrafı neden çektiği kadar, bir başkasının o fotoğrafa ne kadar para vereceği. İki değer biçimi karşı karşıya geliyor ve film mizahını büyük ölçüde bu uyuşmazlıktan çıkarıyor.

Buradaki mesele para kazanmanın utanç verici olması değil. Film böyle romantik bir yere yaslanmıyor. Aslı’nın paraya ihtiyacı var ve bunu hiçbir zaman gizlemiyor. Tersine, sanat dünyasının asıl tuhaflığı tam burada ortaya çıkıyor: Herkes parayla ilgileniyor ama kimse parayla ilgileniyormuş gibi görünmek istemiyor. Galerilerde, sergi mekanlarında, akademide ve sanatçı çevrelerinde maddi ilişkilerin üzeri sürekli kavramlarla örtülüyor. Para ortada duruyor, fakat hakkında en az konuşulan şey yine para oluyor.

Aslı bu dünyanın içine girdiğinde yeterince “satılabilir” olabilmek için eserinin yanında kendisini de anlatması gerektiğini fark ediyor. Fotoğrafın tek başına var olması yetmiyor; arkasına bir hikaye, bir tavır ve bir kimlik eklemek gerekiyor. Modern kültür dünyasının iyi bildiğimiz paradokslarından biri burada beliriyor. Sanatçıdan özgün olması bekleniyor ama bu özgünlüğün tanınabilir, paketlenebilir ve dolaşıma sokulabilir bir biçim alması da isteniyor. Kişinin sisteme mesafesi bile sistem içinde pazarlanabilecek yeni bir özelliğe dönüşebiliyor.

Eller ne anlatır?

Aslı’nın uzun süredir insan ellerini fotoğraflaması bu açıdan filmin en güzel fikirlerinden biri. El, yüz kadar açık bir kimlik taşımaz. Fotoğrafa baktığımızda kişinin kim olduğunu hemen öğrenemeyiz. Ama ne yaptığını, nasıl yaşadığını, neye dokunduğunu, nasıl çalıştığını sezebiliriz. İnsan kendisini yüzüyle temsil eder, eliyle dünyaya müdahale eder.

Bu nedenle Aslı’nın fotoğraflarında yüzlerden çok ellerin bulunması, onun sanatla kurduğu ilişkinin de bir işareti olarak okunabilir. Şöhretle, görünürlükle ya da kişisel marka yaratmakla fazla ilgilenmeyen bir karakterin insanlara bakarken yüz yerine elleri seçmesi tesadüf sayılmaz. Fotoğrafladığı insanların kim olduklarından önce ne yaptıklarına, dünyaya nasıl temas ettiklerine bakıyor.

Filmin hikayesi de giderek bu soruya yaklaşıyor: Bir eseri değerli yapan, ortaya çıkan sonuç mu yoksa onu yaratırken harcanan emek mi? Bugünün kültür piyasasında ikisi arasındaki bağ her zaman açık değil. Yıllarca çalışan biri görünmez kalabilir, doğru zamanda doğru yerde bulunan başka biri birkaç gün içinde görünür hale gelebilir. Film bu eşitsizliği büyük bir adaletsizlik nutkuna çevirmeden gösteriyor. Aslı’nın huzursuzluğunun önemli bir kısmı da buradan geliyor. Başarısız olmaktan ziyade başarının hangi ölçülere göre dağıtıldığını anlayamamaktan yoruluyor.

Aslı’nın asıl kavgası

Manolya Maya’nın canlandırdığı Aslı karakteri, kolay sevilecek bir karakter olarak yazılmamış. İnatçı, öfkeli, zaman zaman kaba ve kendisine zarar verecek kararlar alabilen biri. Filmin lehine çalışan da bu. Çünkü onun sanat dünyasına duyduğu öfke temiz, kusursuz bir ahlaki konumdan gelmiyor. Aslı da çelişkilerle dolu. Para kazanmak istiyor ama para kazanmanın yollarından rahatsız oluyor. Görülmek istiyor ama görülmek için kendisini açıklamak zorunda kalmaktan nefret ediyor. Başarılı olmayı arzuluyor ama başarının kurallarına güvenmiyor.

Bu çelişkiler karakteri slogan olmaktan kurtarıyor. Aslı’nın meselesini “idealist genç sanatçı kötü sisteme karşı” gibi kolay bir denkleme indirdiğimizde filmin en ilginç tarafını kaybediyoruz. Çünkü karşısındaki insanların tamamı şeytan değil, Aslı da her durumda haklı değil. Film boyunca karşılaştığı kimi insanlar gerçekten ona yardım etmek istiyor, kimileri onun yeteneğini görüyor, kimileri de kendi çıkarlarının peşinde. Hayatın kendisinde olduğu gibi sınırlar birbirine karışıyor.

Asıl sorun, Aslı’nın dışarıdaki dünyayla arasındaki ilişkinin giderek bir pazarlığa dönüşmesi. Ne kadar ödün verirsen içeride kalırsın? Ne kadar direnirsen dışarıda kalırsın? Bir noktadan sonra insan verdiği ödünün hâlâ stratejik bir karar mı, yoksa kendi sesinden vazgeçmek mi olduğunu nasıl anlayacaktır? Film bu sorunun kesin cevabını vermediği için değerli.

Murat’ın açtığı pencere

İsimsiz Eserler Mezarlığı yalnızca Aslı üzerinden ilerleseymiş çok daha ağır ve kapalı bir film olabilirmiş. Murat karakteri bunun önüne geçiyor. Ekremcan Arslandağ’ın canlandırdığı karakter, Aslı’nın dünyasını hafifleten bir komedi unsurundan daha fazlası. Onun varlığı, filmin sanat ve hayat arasındaki ilişkiye verdiği cevabın önemli bir parçası.

Aslı kendisini sürekli yaptığı işle tanımlarken, Murat hayatı bu kadar ciddi bir bütünlük içinde yaşamıyor. Dünyaya uyum sağlamak konusunda başarılı sayılmaz, kariyer fikriyle kuvvetli bir bağı yok. Buna rağmen Aslı’nın en zor anlarında yanında duran kişi o. İkilinin ilişkisi böylece başarı fikrinin karşısına başka bir değer çıkarıyor: dayanışma.

Bu arkadaşlığın filmin merkezinde romantik bir ilişkiye dönüşmeden kalabilmesi de önemli. Birlikte yemek yemek, kirayı nasıl ödeyeceklerini düşünmek, saçmalamak, dans etmek, tartışmak ve diğerinin başarısızlığına tanık olmak da en az aşk kadar güçlü bir bağ yaratabiliyor. Aslı’nın sanatını sürdürebilmesini sağlayan şeylerden biri, onu büyük laflarla motive eden insanlar değil, hayatın yükünü bir şekilde onunla paylaşan Murat gibi gerçek bir arkadaşa sahip olması.

İstanbul dekor olmaktan çıktığında

Filmin İstanbul’u da bu hikayenin dışında durmuyor. Şehir kartpostal görüntülerinden, Boğaz manzaralarından veya kolay güzelliklerden kurulmamış. İnsanlar yokuş çıkıyor, toplu taşımaya biniyor, sokaklarda dolaşıyor, galeri kapılarından girip çıkıyor. İstanbul burada insanı sürekli hareket etmeye zorlayan ama nereye varacağını söylemeyen bir şehir.

Seçim döneminin sesleri bu atmosferi daha da belirginleştiriyor. Sokaktan geçen propaganda araçları, afişler, sloganlar ve şehrin bitmek bilmeyen uğultusu hikâyenin üzerine ayrıca bindirilmiş bir politik açıklama gibi durmuyor. Karakterlerin yaşadığı dünyanın doğal sesi haline geliyor. Aslı’nın kişisel çıkmazıyla ülkenin genel havası arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kurulmasa da ikisini birbirinden ayırmak mümkün olmuyor.

Bu tercih filmin politik tarafını da güçlendiriyor. Her sahnede ülke hakkında konuşulması gerekmiyor, ülkede yaşayan insanların hayatına bakmak zaten yeterince şey söylüyor. Kira ödeyemeyen iki genç, yurtdışına giden arkadaşlar, sürekli el değiştiren dükkanlar, sanatın ayakta kalmakta zorlandığı bir ekonomi ve her köşeden yükselen seçim propagandası sesleri aynı şehirde yan yana duruyor. Filmin siyaseti tam olarak bu yan yanalıktan doğuyor.

Siyah beyazın sakladıkları

Siyah-beyaz görüntüler ise filmin en dikkat çekici tercihlerinden. Fakat bu tercih güzel görüntüler elde etmekten daha fazlasını yapıyor. Rengin ortadan kalkması İstanbul’u tarihsizleştiriyor. Cep telefonlarını, seçim araçlarını ve bugüne ait işaretleri görmesek, bazı sahnelerin hangi dönemde geçtiğini anlamakta zorlanabiliriz.

Bu zamansızlık duygusu filmin meselesiyle de örtüşüyor. Sanatçı ile para arasındaki gerilim yeni değil. Genç insanların şehirlerde parasızlık içinde üretmeye çalışması da yeni değil. Galericiler, koleksiyonerler, akademiler ve sanatçılar arasındaki güç ilişkilerinin uzun bir tarihi var. Film bugünün İstanbul’unu anlatırken bu eski hikayenin yeni bir bölümünü çekiyor.

Öte yandan siyah beyaz, Aslı’nın fotoğraflarıyla filmin görüntüsü arasındaki sınırı da inceltiyor. Bir süre sonra onun baktığı şehirle bizim izlediğimiz şehir birbirine yaklaşıyor. Melik Kuru bize sadece Aslı’nın fotoğraflarını göstermiyor, dünyayı bir ölçüde onun gözünden görmeye çağırıyor. Böylece biçim karakterin devamına dönüşüyor.

İsimsiz kalma korkusu

Filmin adı bütün bu meseleleri tek yerde topluyor. Bunda komik olduğu kadar hüzünlü bir taraf da var. Çünkü sanat tarihini büyük isimler üzerinden hatırlıyoruz ama her dönemde binlerce insan üretmiş, yazmış, çekmiş, çizmiş ve sonra kaybolmuş halde. Bugün hayranlıkla baktığımız birkaç kişinin çevresinde kimsenin adını bilmediği devasa bir kalabalık var.

Dijital çağ bu durumu ortadan kaldırmış gibi görünebilir. Artık herkes ürettiğini paylaşabiliyor, filme çektiğini yayınlayabiliyor, müziğini platformlara koyabiliyor. Fakat erişilebilir olmak ile görülmek aynı şey değil. Milyonlarca eserin aynı anda ulaşılabilir olması, görünmezliği sona erdirmek yerine başka bir görünmezlik biçimi yaratıyor. Her şey orada ama kimsenin hepsine bakacak zamanı yok.

Aslı’nın korkusunu bu yüzden başarısızlık korkusundan daha geniş düşünmek gerekiyor. Onun asıl korkusu, yaptığı şeylerin hiçbir iz bırakmadan kaybolması. Sanatla uğraşan hemen herkesin bir noktada karşılaştığı huzursuzluk bu: Bütün bu zaman, emek ve fedakârlık sonunda nereye gidecek?

Mezarlıktan çıkış

İsimsiz Eserler Mezarlığı, bu soruya rahatlatıcı bir cevap vermiyor. Sanatın er ya da geç hak ettiği değeri bulacağını söylemiyor, yeteneğin mutlaka ödüllendirileceğine dair güvenli bir inanç da sunmuyor. Hayat bunun tersini gösteren örneklerle dolu. Çok iyi işler kaybolabilir, vasat işler büyük başarı kazanabilir, sahici bir şeyler üretmek için yıllarını veren insanlar kimsenin dikkatini çekmeden yaşamlarını tamamlayabilir.

Ama filmin karamsarlığı burada bitiyor. Çünkü Aslı’nın hikayesinde sanatın anlamı, sonunda kaç kişinin onu göreceğinden ibaret kalmıyor. Fotoğraf çekme eylemi, arkadaşlık, sokaklarda dolaşmak, bir şeye dikkatle bakmak ve gördüğünü başkasına aktarmaya çalışmak kendi başına bir yaşam biçimine dönüşüyor. Piyasa bunun fiyatını belirleyebilir ama değerini bütünüyle belirleyemez.

Filmin bıraktığı en güçlü duygu da burada ortaya çıkıyor. İsimsiz kalmak ihtimali, üretmenin anlamsız olduğu anlamına gelmiyor. İnsan yaptığı şeyin geleceğini kontrol edemez; kimin göreceğini, ne zaman görüleceğini veya hatırlanıp hatırlanmayacağını da bilemez. Kontrol edebildiği küçük alan, dünyaya nasıl baktığı ve o bakıştan vazgeçip vazgeçmeyeceğidir.

Bu yüzden filmin merkezinde sanat piyasasından daha temel bir mesele olduğunu düşünüyorum. Aslı aslında fotoğraflarını kurtarmaya çalışırken kendi hayatının hangi ölçülere göre değerli olacağına karar vermeye çalışıyor. Ev kirası ödenmek zorunda, insanın karnı doymak zorunda, gelecek için bir yol bulmak zorunda. Bunların hiçbirini romantikleştirmenin anlamı yok. Ama bütün bu zorunlulukların arasında insanın kendisine ait küçücük bir alan bırakması da gerekiyor.

İsimsiz Eserler Mezarlığı işte bu alanın filmi. İsminizin günün birinde bir galerinin duvarında yazılıp yazılmayacağını bilmiyorsunuz. Çektiğiniz fotoğrafların, yazdığınız kitabın ya da yaptığınız filmin birkaç yıl sonra nerede olacağını da bilmiyorsunuz. Bildiğiniz tek şey, bugün hâlâ ona bakmak, onun üzerine düşünmek ve üretmeye devam etmek isteyip istemediğiniz. Mezarlığın kapısı tam burada açılıyor.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vessaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vessaire’yi desteklemek için vessaire ana sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Scroll to Top