Pedro Almodóvar’ın sinemasında hayat hiçbir zaman sakin akmadı. İnsanlar âşık oldu, terk edildi, öldü, geri döndü, birbirlerinin yerine geçti, çocuklarını aradı, annelerini kaybetti, geçmişlerinden kaçtı. Bir kapının açılmasıyla bütün hikaye değişebildi; yanlış kişiye edilen bir telefon, yıllardır gömülü duran bir sırrı ortaya çıkarabildi. Tesadüfler hayatın mantığını bozmak yerine Almodóvar evreninin doğal yasaları gibi çalıştı.
Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin açılışında gösterilen Buruk Noel (Bitter Christmas, 2026) ise ilk kez bu hareketin yavaşladığı, hikâyenin kendi kendine yürümeyi reddettiği bir film izlenimi veriyor. Filmin en ilginç tarafı da tam burada başlıyor: Almodóvar bu tıkanıklığı gizlemiyor, doğrudan filmin konusu haline getiriyor.
Raúl yazmak isteyen bir yönetmen. Masasının başına oturuyor, karakterler yaratıyor, sahneler düşünüyor ama önündeki hikaye bir türlü canlanmıyor. Elsa’nın dünyasını kuruyor; ona bir sevgili, arkadaşlar, hastalıklar, yolculuklar veriyor. Yine de ortaya çıkan şey uzun süre gerçek bir hikayeden çok bir hikayenin hazırlık aşamasını andırıyor. Karakterler dolaşıyor, konuşuyor, şarkılar dinliyor, evlere girip çıkıyor. Bir şeylerin başlamasını bekliyoruz. Bu bekleyiş uzadıkça Raúl’un sorunu filmin de sorunu oluyor. Yazamayan bir yönetmeni anlatan film, ilerleyemeyen bir filme dönüşüyor.
Burada Almodóvar’ın cesaretinden söz etmek mümkün. Sinemasının en güçlü taraflarından biri yıllarca anlatma iştahıydı. Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar’dan (Women on the Verge of a Nervous Breakdown, 1988) Annem Hakkında Her Şey’e (All About My Mother, 1999), Konuş Onunla’dan (Talk to Her, 2002) Dönüş’e (Volver, 2006) kadar hikayeler sürekli yeni bir kapı açtı. Buruk Noel ise ilk kez bu hareketin yavaşladığı, hikayenin kendi kendine yürümeyi reddettiği bir film izlenimi veriyor. Almodóvar kendi sinemasının eski enerjisini taklit etmeye çalışmak yerine bu enerjinin artık aynı şekilde gelmediğini kabul ediyor. Fakat cesur bir fikir iyi bir film kurmaya tek başına yetmiyor. Bir sanatçının kendi tıkanıklığını teşhis etmesi, seyircinin o tıkanıklığın içinde iki saat boyunca rahatça yaşayacağı anlamına gelmiyor.
Filmin asıl hareketi Raúl dışarıya bakmaya başladığında geliyor. Ne var ki, bu dışarısı uzağa uzanmıyor. Çevresindeki insanların hayatları var orada. Asistanının yaşadığı acı, arkadaşlarının ilişkileri, sevgilisinin davranışları, duyduğu konuşmalar… Raúl bunları birer hikaye ihtimali olarak görmeye başlıyor. İnsanların başına gelen şeyler onun masasındaki boş sayfalara doğru çekiliyor. Burada film yaratıcı tıkanıklık hakkında olmaktan çıkıp sanatçının başkalarıyla kurduğu ilişkinin sınırlarını tartışmaya başlıyor.
Her yazar, yönetmen, ressam ya da müzisyen hayatından beslenir. İnsan gördüğünü, duyduğunu, yaşadığını bir biçimde yaptığı işe taşır. Bunun aksi zaten pek mümkün değildir. Sorun, gerçek hayattan yararlanıp yararlanmamakta ortaya çıkmıyor. Sorun, yaşanmış bir acının sanatçının gözünde ne zaman bir insana ait olmaktan çıkıp kullanılabilir malzemeye dönüştüğünde beliriyor. Raúl’un önünde duran ahlâkî eşik tam olarak bu. Arkadaşının hayatındaki felaketi öğrendiğinde ilk refleksi onun yanında bulunmakla sınırlı kalmıyor; zihninin bir köşesi aynı anda bu olayın senaryoda nasıl kullanılabileceğini düşünüyor. Sanatçı gözü burada neredeyse istemsiz çalışan başka bir organ gibi devreye giriyor.
Almodóvar bu noktada kendisine oldukça ağır bir soru yöneltiyor: Bir yönetmen insanları gerçekten dinlediğinde mi iyi bir sinemacı olur, yoksa dinlerken çoktan onları dönüştürmeye başladığı için mi? Karşınızdaki kişi size hayatının en zor gününü anlatıyor olabilir. Siz ona bakarken hem arkadaşınızın acısını görüyor hem de bunun nasıl bir sahneye dönüşebileceğini düşünüyorsanız, iki kimlik arasında nasıl bir denge kurarsınız? Buruk Noel bu sorunun temiz bir cevabını vermiyor. Vermemesi de filmin güçlü taraflarından biri. Çünkü yaratma dürtüsü burada ahlaken güvenli, zararsız bir yetenek olarak sunulmuyor.
Raúl’un “özkurmaca” kavramına sığınması da bu yüzden ilginç. Kavram, yaşananlarla uydurulanlar arasındaki sınırı tarif etmek için kullanılıyor ama film ilerledikçe bir açıklamadan çok mazerete dönüşüyor. Gerçeklik zaten sanat eserine girdiği anda değişir; isimler, zamanlar, kişiler, olaylar yeniden düzenlenir. Buna rağmen bir insan kendi hayatının izini hikayede tanıyabilir. İsmini değiştirmek, yaşadığı şeyi ondan tamamen koparmaya yetmez. Kurmaca gerçeği dönüştürme hakkı verir, bu hak başkasının mahremiyetini kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Filmin burada yakaladığı başka bir mesele daha var: Sanatçının üretme ihtiyacı zamanla mesleki bir ihtiyaç olmaktan çıkıp varoluşsal bir zorunluluğa dönüşebilir. Raúl film çekmediği sürede kendisini eksik hissediyor. Başarıları, ödülleri, eski filmleri var; ama bunların hiçbiri bugünkü boşluğu doldurmuyor. Çünkü yönetmen olmak geçmişte çekilmiş filmlere sahip olmak anlamına gelmiyor onun için. Yeni bir film üzerinde çalışmak, hâlâ yönetmen olduğunun kanıtına dönüşüyor. Bu yüzden yaratıcı tıkanıklığını bir meslek sorunu gibi yaşamıyor, kimliğinin kaybolması gibi yaşıyor.
Yaş meselesi de burada devreye giriyor. Almodóvar’ın kendi geçmişine sürekli dönmesi kolayca tembellik diye okunabilir. Fakat Buruk Noel bu dönüşü daha huzursuz bir yerden ele alıyor. Uzun bir kariyerin ardından sanatçının hafızası giderek büyüyor, dışarıdaki dünya ise ona giderek daha yabancı gelebiliyor. Yeni bir şey anlatmak istediğinde karşısında kırk yıllık kendi sineması duruyor. Bir renk, bir şarkı, bir kadın karakter, bir hastane koridoru, bir anne figürü, bir âşık, bir ölüm… Daha önce bunların hepsine dokunmuş. Yeni film böylece dünya ile geçmiş filmler arasındaki bir mücadeleye dönüşüyor.
Buruk Noel’in görsel dünyasının hâlâ çok güçlü olması bu durumu daha görünür kılıyor. Almodóvar’ın kadrajlarında evler kusursuz, kıyafetler özenli, renkler canlı, müzik seçimi etkileyici. Bir Chavela Vargas şarkısı girdiğinde film birkaç dakika içinde başka bir duygusal yoğunluğa ulaşabiliyor. Lanzarote’nin siyah toprağı, evlerin renkleri, yüzlerin ışığı hâlâ yönetmenin görüntü kurma gücünü gösteriyor. Fakat güzel bir kadraj ile güçlü bir hikaye arasındaki fark da bu filmde daha açık hissediliyor. Almodóvar dünyayı nasıl göstereceğini hâlâ çok iyi biliyor; mesele, artık o dünyanın içinde ne anlatacağı.
Filmin diyaloglarının fazlasıyla açıklayıcı hâle gelmesi de buradan kaynaklanıyor olabilir. Almodóvar yıllarca melodramın aşırılığından korkmayan bir yönetmendi. Karakterlerin ağlamasına, bağırmasına, hayatlarının bir anda değişmesine izin verdi. Buradaki sorun aşırılıkta değil, filmin kendi niyetini sürekli açıklama ihtiyacında. Karakterler zaman zaman yaşamak yerine filmin ne hakkında olduğunu tarif eder hale geliyor. Seyircinin kuracağı bağlantılar daha kurulmadan söze dökülüyor. Böyle olunca filmin içinde bırakılması gereken boşluklar kapanıyor.
Oysa filmin en güçlü anları açıklamanın geri çekildiği yerlerde çıkıyor. Şarkının başladığı, yüzlerin sustuğu, karakterlerin bir odada tek başına kaldığı anlarda Almodóvar’ın eski gücü yeniden beliriyor. Müziğin bir insanın kararını değiştirebildiği, bir yüzün uzun bir diyalogun anlatacağından fazlasını taşıdığı sahneler bunlar. Almodóvar’ın sineması yıllardır tam da burada etkiliydi: melodramı anlatmak yerine yaşatabildiği yerde. Buruk Noel bunu hâlâ yapabildiğini gösteriyor ama ardından tekrar konuşmaya, açıklamaya, kendi yöntemini yorumlamaya dönüyor.
Raúl ile sevgilisi Santi arasındaki ilişki filmin daha sessiz trajedilerinden birini taşıyor. Bir insanın sanatçıyla yaşaması, onun hayatında eş olmanın yanında sürekli gözlemlenen biri olmayı da beraberinde getiriyor. Santi’nin davranışları, bedeni, geçmişi, tanışma biçimleri senaryonun içine sızıyor. Sevdiğiniz insanın sizi tanımasıyla sizi malzeme olarak görmesi arasında ince bir fark var. Raúl bu farkı her zaman göremiyor. Film burada sanatçının çevresindekilerden aldığı şeylerin karşılığını verip vermediğini de düşündürüyor. Bir insanın hayatından ayrıntı almak kolay; o hayatın sorumluluğunu taşımaksa çok daha zor.
Bu yüzden filmin meselesini “narsisizm” sözcüğüyle kapatmak yetersiz geliyor. Raúl kendisiyle fazlasıyla ilgili, evet. Fakat daha büyük sorun, dünyayı artık kendi sanatının içinden görebilmesi. Her olay ona bir sahneyi, her insan bir karakteri, her acı olası bir dramatik kırılmayı hatırlatıyor. Sanat hayatı anlamanın yolu olmaktan çıkıp hayatla arasına giren bir filtreye dönüşüyor. Uzun yıllar boyunca dünyaya dikkatle bakmasını sağlayan yetenek, sonunda onu dünyadan uzaklaştırmaya başlıyor.
Almodóvar’ın kendi konumunu bu kadar açık biçimde tartışması filmin değerini artırıyor. Kendisine rahat bir alan yaratmıyor. Raúl’u büyük sanatçı olduğu için bağışlamıyor; yeteneği onun davranışlarının bahanesi haline gelmiyor. Üstelik çevresindeki insanlar da sessiz kalmıyor. Ona kızıyorlar, itiraz ediyorlar, yazdığı şeyleri sorguluyorlar. Raúl’un mutlak otoritesi burada çatlıyor. Yönetmenin kendi hayatından beslenen film, yönetmenin hayat üzerindeki hakkını tartışmaya açıyor.
Yine de filmin kendi eleştirisinin farkında olması, bütün sorunlarını çözmüyor. Burada önemli bir ayrım var. Bir film “Ben dağıldığımın farkındayım” dediğinde daha az dağınık hale gelmez. “Kendimi tekrar ettiğimi biliyorum” demek tekrarları kendiliğinden anlamlı kılmaz. “Başkalarının hayatlarını kullanıyorum” itirafı da bu kullanımın ahlaki yükünü hafifletmez. Buruk Noel’in en tartışmalı tarafı burada yatıyor: Film kendi zaaflarını teşhis ediyor, ardından bu teşhisi estetik bir savunmaya çevirmeye yaklaşıyor.
Tam da bu nedenle film bana bir ustanın düşüşünden çok, kendi çalışma yönteminden kuşkulanmaya başlayan bir yönetmenin filmi gibi geliyor. Almodóvar’ın yeteneği elbette ki ortadan kaybolmuş değil. Görüntü kurma becerisi, oyuncularla ilişkisi, müzik kullanımı, melodram duygusu hâlâ orada duruyor. Fakat onları birbirine bağlayan eski anlatma iştahı artık aynı güvenle çalışmıyor gibi. Almodóvar da sanki bunun farkında ve kamerasını ilk kez bu kadar doğrudan o boşluğa çeviriyor.
Buruk Noel bu yüzden kusurlarına rağmen ilginç bir geç dönem filmi. İzleyiciyi her an taşıyan bir anlatı sunmuyor; yer yer kendi içine fazlasıyla kapanıyor, konuşması gereken yerde susuyor, susması gereken yerde konuşuyor. Fakat bütün bunların altında oldukça insani bir korku var: Bir gün anlatacak hikâye kalmayabileceği korkusu. Daha da ağır olanı, hikâye kalmadığında çevrenizdeki insanların hayatlarına uzanma ihtimâli.
Almodóvar yıllarca insanların hayatlarından sinema yaptı. Şimdi dönüp kendisine şu soruyu soruyor sanki: Hayatı filme dönüştürmek nerede biter, hayatı tüketmek nerede başlar?
Buruk Noel’in en iyi tarafı, bu sorunun cevabını bildiğini iddia etmemesi. Filmin en zayıf tarafı ise cevabı bulamadığı yerde kendi geçmişine fazla güvenmesi. Yine de kariyerinin bu aşamasındaki bir yönetmenin kamerasını başarılarına çevirmek yerine kendi açmazlarına doğrultması küçümsenecek bir tercih değil. Bu tercihin neticesinde ortaya kusursuz bir film çıkmıyor. Fakat ardında rahatsız edici ve uzun süre akılda kalan bir soru bırakıyor: Bir sanatçı, başkalarının hayatlarından ne kadarını alabilir ve aldığı şey artık kendisine aitmiş gibi davranmaya ne zaman başlar?
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vessaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vessaire’yi desteklemek için vessaire ana sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.



