Venedik Film Festivali’nde yaklaşık 25 dakika ayakta alkışlanan ve dün Jüri Özel Ödülü kazanan NAZA, daha seyircisi salondan çıkmadan başka bir tartışmanın konusu oldu. Yuval Abraham ile Rachel Szor’un yönettiği belgesel, İsrail ordusu ve istihbaratında görev yapmış 24 kişinin tanıklıkları üzerinden Gazze’de hedeflerin nasıl belirlendiğini, gözetleme teknolojilerinin nasıl kullanıldığını ve sivil ölümlerinin askeri karar süreçlerinde nasıl hesaplandığını inceliyor. Filmin adı da İsrail istihbaratında hava saldırılarında ölmesi beklenen sivilleri ifade eden bir kısaltmadan geliyor.
Yönetmenlerin amacı, kendi ifadeleriyle, Gazze’deki “öldürme sisteminin” işleyişini içeriden tarif ettirmek. Filme yöneltilen en dikkat çekici eleştirilerden biriyse doğrudan yönetmenlerin kimliğini hedef alıyor: “Sömürgecilerin, sömürgeleştirilenlerin hikâyelerini anlatmasını normalleştiremeyiz.” İlk bakışta güçlü ve tarihsel bir itiraz bu.
Sömürgeciliğin kültür tarihi, başkaları adına konuşmanın da tarihidir. Batılı seyyahın, antropoloğun, romancının, fotoğrafçının, gazetecinin ve sinemacının karşısındakini kendi bakışının nesnesine dönüştürmesinin sayısız örneği var. Filistinliler de onyıllardır kendi yaşadıklarını anlatıyor, kendi ölülerini kayda geçiriyor, işgali, yerinden edilmeyi ve soykırımı belgeliyor. Buna rağmen Filistinlinin sözü Batı’nın kamusal alanında sürekli şüpheyle karşılanıyor. Aynı bilgi İsrailli bir asker, Amerikalı bir yetkili ya da Batılı bir gazeteci tarafından doğrulandığında birden ağırlık kazanıyor. Tam burada ciddi bir sorun var. Fakat NAZA tartışmasında bu haklı itiraz, hedefini şaşırma tehlikesi de taşıyor.
Filistinlinin sözü neden İsrailli bir tanığa ihtiyaç duysun?
Önce rahatsız edici gerçeği teslim etmek gerekiyor. Gazze’de yaşananların anlaşılması için İsrailli askerlerin konuşmasına ihtiyacımız yoktu. Filistinli gazeteciler, sağlık çalışanları, insan hakları örgütleri ve Gazze’de yaşayan siviller yıllardır ne olduğunu anlatıyor. Abraham ile Szor da filmi tanıtırken aynı noktayı kabul ediyor: İsrailli askerlerle gerçeği öğrenmenin tek yolu bu olduğu için görüşmediklerini, Gazze’nin yıkımına bakan ve Filistinlileri dinleyen herkesin çoktan yeterince şey bildiğini söylüyorlar.
Dolayısıyla Batılı kültür kurumlarının bir Filistinlinin tanıklığını olağan, İsrailli bir failin itirafını ise “sarsıcı ifşa” sayması eleştirilmeyi hak ediyor. Buradaki epistemik hiyerarşi açık: mağdurun bilgisi, fail tarafından tasdik edilince daha itibarlı hâle geliyor. Fakat bundan çıkarılacak sonuç failin konuşmasının gereksiz olduğu olamaz.
Bir insanın başına geleni bilmekle, o insanın başına bunun nasıl getirildiğini bilmek birbirinden farklı araştırma alanları açar. Bombalanmış bir evin enkazında yaşayan kişinin tanıklığı bize suçun sonucunu, deneyimini ve insani bedelini anlatır. Bombayı seçen, hedefi işaretleyen, sivil kayıp tahminini ekrana giren kişinin tanıklığı ise mekanizmanın içini gösterir.
NAZA tam olarak buraya bakıyor. Filmdeki kişiler Gazze halkı adına konuşmuyor. Kendi yaptıklarını anlatıyorlar. Ekran başında hedef belirlemeyi, istihbarat akışını, teknolojinin öldürme sürecindeki rolünü, emir zincirini ve insanların birer veri noktasına dönüşmesini tarif ediyorlar. Bir görevlinin kendisini “küçük bir dişli” diye tarif etmesi de filmin temel sorusuna dönüşüyor: On binlerce insanın ölümünü mümkün kılan yapı, sorumluluğu nasıl binlerce küçük parçaya bölüyor?
“Sömürgeci, sömürgeleştirilenin hikayesini anlatmasın” formülü burada bu yüzden yetersiz kalıyor. Karşımızdaki film Filistinlinin hayatını onun yerine temsil etmeye kalkışmıyor. Sömürgeci, mekanizmanın nasıl çalıştığını, o mekanizmanın içinden konuşan kişilerin ifadeleriyle açığa çıkarmaya çalışıyor. Peki fail kendi suçundan söz edemeyecekse, suçun örgütlenmesini hangi malzemeyle inceleyeceğiz?
Temsil siyasetinin sınırı
Son yıllarda kültürel tartışmalarda “Kim anlatıyor?” sorusunun kazandığı önem tesadüf sayılmaz. Uzun süre sesi bastırılmış toplulukların kendi deneyimleri üzerinde söz hakkı talep etmesi ciddi bir tarihsel kazanımdır. Sorun, bu sorunun tek siyasal ölçüte dönüşmesiyle başlıyor.
Siyaset bu noktadan sonra giderek bir konum denetimine dönüşüyor: Kim konuşabilir, kim konuşamaz? Kimin hangi kimlik üzerinden söz söylemeye hakkı vardır? Kimin pasaportu, milliyeti ya da ait olduğu toplum söylediklerini peşinen meşru veya gayrimeşru hale getirir? Bu mantık iktidar ilişkilerini incelemek yerine kişilerin ahlaki konumlarını sınıflandırmaya başladığında maddi siyasetten uzaklaşıyoruz.
Yuval Abraham bunun çarpıcı örneklerinden biri. Abraham, Basel Adra, Hamdan Ballal ve Rachel Szor ile birlikte No Other Land’i yaptı; Masafer Yatta’daki Filistinlilerin yerinden edilmesini belgeleyen film 2025’te Oscar kazandı. İsrail’de aşırı sağın hedefi oldu. Abraham kendisini içinde yetiştiği toplumun sunduğu ayrıcalıklardan bağımsız da tarif etmiyor, İsrail sisteminin Yahudi İsraillileri ayrıcalıklı kılan yapısını açıkça eleştiriyor.
Bunların hiçbiri onu eleştiriden muaf kılmaz elbette. Fakat “İsrailli yönetmen” kategorisini tek başına politik hüküm haline getirdiğiniz anda devlet, toplum, muhalefet, kurum, eylem ve risk arasındaki bütün ayrımlar siliniyor. Politik analiz yerini kimlik tasnifine bırakıyor. Üstelik kültürel boykot tartışmasının kendi içindeki en gelişkin yaklaşımlar da kişinin pasaportundan çok kurumsal suç ortaklığına, devlet desteğine, normalleştirmeye ve propaganda işlevine bakıyor. Bu ayrım önemli. Politik mücadele insanları doğdukları toplumun değişmez temsilcileri olarak ele aldığında, o toplumun içerisindeki mücadeleyi de görünmez hâle getiriyor.
Alkışın rahatlığı
Buna karşılık NAZA çevresinde yöneltilecek daha ciddi bir eleştiri var. Üstelik hedefi iki yönetmenin kimliğinden çok daha büyük: Venedik’teki 25 dakikalık alkışın kendisi. Bir salon dolusu insan Gazze’deki ölüm makinesini izliyor, dehşete kapılıyor, ayağa kalkıyor ve dakikalar boyunca alkışlıyor. Filistin bayrakları açılıyor. Film, festivalin politik olayına dönüşüyor. Sonra ışıklar yanıyor; kırmızı halı, kokteyller, sponsorlar, dağıtım anlaşmaları ve festival hayatı devam ediyor.
Buradaki çelişkiyi “ikiyüzlülük” diyerek geçiştirmek kolaycılık olur. Mesele daha derinde. Kültür endüstrisi politik felaketi de kendisine ait bir deneyime dönüştürebiliyor. Seyirci de bu düzenin içerisinde kendi ahlaki konumunu ifade edebileceği son derece konforlu araçlara sahip. Ayağa kalkmak, slogan atmak, Filistin bayrağı taşımak, hep birlikte “Özgür Filistin!” diye bağırmak… Bunların taşıdığı dayanışmayı küçümsemek gerekmiyor. İnsanların sessiz kalmayı reddetmesi tabii ki önemli. Fakat bu jestlerin politik karşılığı sorgulanmadığında, dayanışma kolayca bir kültürel tüketim biçimine dönüşebilir.
Bir festival salonunda birkaç dakika boyunca radikal görünmek, festivalin ekonomik ve kurumsal yapısına dokunmaktan çok daha kolaydır. Bir kültürel etkinlikte binlerce kişiyle aynı sloganı atmak da aynı rahatlığı sağlayabilir. İnsan o anda kendisini “tarihin doğru tarafında” hisseder, ardından gündelik hayatına döner. Politik söz, kişinin hayatıyla, kurumlarla ve maddi ilişkilerle herhangi bir gerilim yaratmadığı anda giderek bir ritüele benzemeye başlar.
Kültür, karşı çıktığı düzen tarafından bile emilebilir; itiraz biçimleri dolaşıma sokulabilir, estetize edilebilir ve tüketilebilir. Politik mesajın varlığı tek başına kültürel üretimi politik kılmaya yetmez. Hatta politik içerik, onu taşıyan yapı hiç değişmediğinde, o yapının kendi vicdanını rahatlatmasının aracına bile dönüşebilir.
“Farkındalık yaratmak” yetiyor mu?
Bu noktada politik sinema hakkında daha zor bir soru çıkıyor karşımıza: Bir film, Gazze hakkında bilgi verdiğinde görevini yapmış sayılır mı?
“Farkındalık yaratmak”, kültür dünyasının en sevdiği ifadelerden biri haline geldi. Filmler farkındalık yaratıyor, festivaller ses yükseltiyor, sanatçılar görünürlük sağlıyor, kurumlar dayanışma mesajları yayımlıyor. Fakat Gazze bağlamında ortada ciddi bir farkındalık eksikliği bulunduğunu söylemek artık güç. Dünyanın büyük bölümü Gazze’de neler yaşandığını biliyor. Görüntüler yıllardır ekranlarımızda. Ölü sayıları, açlık, yıkılan hastaneler, öldürülen gazeteciler, yerinden edilen aileler bilinmeyen şeyler değil.
Sorun bilgiden çok güç. Bu nedenle politik bir filmin değeri yalnız kaç kişiyi “haberdar ettiği” üzerinden ölçülemez. Film hangi politik ilişkilere müdahale ediyor? Üretim koşulları söylediği şeyle çelişiyor mu? Festival dolaşımı filmin eleştirdiği güç ilişkileriyle nasıl kesişiyor? Yönetmen kendi kariyerinin, filmin dağıtımının ve endüstri içindeki konumunun risk altına girdiği noktada hangi tercihi yapıyor?
Bunlar sert sorular. Sanatçıdan kahramanlık beklemek anlamına da gelmemeli. Fakat “politik sinema” iddiasının bir bedeli varsa, o bedelin tam da burada ortaya çıkması gerekir. Politik içeriğin kariyer stratejisinin güvenli bir parçasına dönüştüğü yerde angajman kavramının içi boşalmaya başlar.
Aynı şey seyirci için de geçerli. Politik sinemayı tüketmek, politik eylemin yerini tutmaz. Gazze üzerine etkileyici bir film izlemek, ardından filmi övmek ve birkaç sloganla salondan çıkmak kişinin bu meseleyle ilişkisini tamamlamaz. Filmin açtığı alan, seyircinin dünyayla kurduğu ilişkiye taşınmadığında politik sinema kolaylıkla vicdanın kültürel bakım hizmetine dönüşür.
Buradaki sorun sloganın kendisi değil. Sloganın ardından ne geldiği.
Bir filmin politik değeri nerede aranmalı?
Bu nedenle NAZA hakkında iki eleştiriyi birbirinden ayırmak gerekiyor. İlki, filmi İsrailli yönetmenlerin yaptığı için baştan gayrimeşru ilan ediyor. Bu yaklaşımın politik kapasitesi zayıf. Çünkü failin kimliğine yoğunlaşırken failin kurduğu mekanizmanın bilgisini değersizleştirebiliyor. İkincisi ise daha çetin bir soru soruyor: Böyle bir filmin politik işlevi nedir? Film, İsrail’in Gazze’deki savaş düzenini teşhir etmekle yetiniyor mu, yoksa onu mümkün kılan uluslararası sisteme karşı gerçek bir çatışmaya da giriyor mu? Yönetmenler, yapımcılar, dağıtımcılar ve festivaller bu çatışmada hangi bedelleri üstleniyor?
Bence tartışmayı verimli kılacak yer burası. Temsil üzerine düşünürken “Kim anlatıyor?” sorusundan vazgeçmemiz gerekmiyor. Ama yanına başka sorular koymak zorundayız: Ne anlatıyor? Hangi koşullarda üretiyor? Kim finanse ediyor? Hangi kurumlar dolaşıma sokuyor? Kimin iktidarını rahatsız ediyor? Kimin suçunu görünür kılıyor? En önemlisi de ortaya çıkan bilgi hangi politik ilişkiye bağlanıyor?
Filistinlinin sözünün İsrailli tarafından doğrulanmaya ihtiyacı yok. Batı’nın Filistinli tanıklığına karşı geliştirdiği tarihsel güvensizlik de sert biçimde eleştirilmeli. Buna karşılık İsrail ordusunun içinden gelen tanıklıkları kayda geçirmek, Filistinlilerin sözünü gasp etmek anlamına gelmiyor. Bu ifadeler suçun bürokratik ve teknolojik örgütlenmesine ilişkin başka türden bir kanıt sunuyor.
Filistinli “Evimi bombaladılar” dediğinde ona inanmak gerekir. O bombayı seçen görevli “Evin içinde çocuklar olduğunu biliyorduk” dediğinde kayıt cihazını kapatmanın da kimseye faydası yoktur.
Fakat üçüncü bir soru daha var artık: Bu iki tanıklığı dinledikten sonra ne yapıyoruz? Bugün Gazze konusunda karşı karşıya olduğumuz temel sorun bilgi eksikliği değil. Filistinliler konuşuyor. İsrailli muhalifler konuşuyor. Gazeteciler, hukukçular, sağlık çalışanları konuşuyor. Filmler çekiliyor, ödüller veriliyor, salonlar ayağa kalkıyor. Bombalar ise düşmeye devam ediyor.
Bu nedenle politik enerjimizi kimin hangi hikayeyi anlatmaya ahlaken yetkili olduğunu denetlemekle tüketmek de, hikayeyi alkışladıktan sonra görevimizi tamamlanmış saymak da aynı ölçüde yetersiz kalıyor. NAZA’nın değeri Filistinlilere söz vermesinde aranamaz, film zaten bunu iddia etmiyor. Değeri, onları öldüren makinenin içindeki insanların konuşmasına alan açmasında bulunabilir. Ama politik sinemanın asıl sınavı film bittikten sonra başlıyor. Çünkü mesele artık ne kadar güçlü bir film izlediğimiz değil, öğrendiğimiz şeyin bizi hangi politik tutuma zorladığıdır.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vessaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vessaire’yi desteklemek için vessaire ana sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.



