Geçenlerde bir arkadaşla oturup bir şeyler içelim dedik, belli olduğu üzere, öyle büyük bir plan değildi. Güzel bir restorana gidelim, birkaç gün şehirden kaçalım ya da tatile çıkalım demedik. İki kişi bir masada oturacağız, ikişer kadeh içip biraz da sohbet edeceğiz. Sonra hesap geldi. Birbirimize baktık. Güldük. Bazen insan sinirlenemiyor bile, gülüyor. Sonra eve dönüyor. Ertesi gün hayatına devam ediyor.
Sanırım bu ülkede son yıllarda en iyi öğrendiğimiz şey bu: İdare etmek. Maaşımızla idare ediyoruz, bu kadar yüksek kiralar ödemeyi idare ediyoruz, yüklü kredi kartı borcu ödemeyi idare ediyoruz. Ay sonunu zor getiriyoruz, bu kadar çalışmayı idare ediyoruz. Kendimizi idare ediyoruz. Çoğumuz hayatı yaşamıyoruz artık, idare ediyoruz. Uzun zamandır ekonomik krizden söz ediyoruz; enflasyondan, yüksek kiralardan, düşük maaşlardan, bitmeyen vergilerden… Elbette konuşacağız. Ama sayıların arasında başka bir şey kayboluyor, hayatımız usul usul kayboluyor.
Yoksulluk yalnızca cebinizdeki paranın azalması değildir, hayatınızdan vazgeçmeye başlamaktır. Mesela önce tatilden vazgeçersiniz: “Bu sene olmayıversin.” Sonra dışarıda yemek yemekten: “Evde yeriz.” Tiyatrodan, sinemadan, konserden zaten vazgeçersiniz: “Başka zaman gideriz.” Arkadaşlarınızla buluşmaktan vazgeçersiniz, çocuğunuzun çok istediği oyuncağı bir türlü alamazsınız, ondan da vazgeçersiniz.
Sonra bir bakarsınız, hayat dediğiniz şey (bir işiniz varsa) işe gidip eve döndüğünüz daracık bir koridora dönüşmüş. İşte bu ülkede biz buna “yaşamak” diyoruz. Oysa insan sadece hayatta kalmak için yaşamaz. İnsan gezmek ister, okumak ister, bir şarkıyı konserde dinlemek ister, bir filmi sinemada izlemek ister. Sevdiği insanlarla aynı masanın etrafında oturmak ister. Sabah uyandığında gelecek ayın kirasını değil, yazın nereye gideceğini düşünmek ister.
Bunların hiçbirisi lüks değil, bunlar alelade hayatımızın birer vazgeçilmezi. Ama bize uzun zamandır başka bir şey öğütleniyor: Hayatta kalabiliyorsan şükret, karnın doyuyorsa şükret, işin varsa şükret, başını sokacak bir evin varsa şükret. Daha ne istiyorsun? Ben daha fazlasını istiyorum, hepimizin istemesi gerektiğine inanıyorum. İnsan dediğimiz, yalnızca karnı doyurulması gereken bir canlı değil. İnsanın zamanı var, merakı var, kahkahası var. Çocuğuyla geçireceği pazar günleri var. Denizi var, müziği var. Sineması, tiyatrosu, sokağı, arkadaşları var. İnsanın bir hayatı var. Bu kadar sıradan şeylerin artık yalnızca parası olanların ulaşabildiği şeylere dönüşmesini kabul etmiyorum.
Bir ülkede sınıflar arasındaki fark yalnızca banka hesaplarından anlaşılmaz, insanların yaşamaya ne kadar zamanı olduğundan da anlaşılır. Kim tatil yapabiliyor? Kim çocuğuyla vakit geçirebiliyor? Kim konsere gidebiliyor? Kim tiyatro bileti alırken iki kere düşünmüyor? Kim bir kafede fiyatlara bakmadan sipariş verebiliyor? Kim yarınını planlayabiliyor? Kim bütün ömrünü bir sonraki faturayı ödeyebilmek için çalışarak geçiriyor? Sınıf meselesi biraz da budur.
Birilerinin hayatı genişlerken başkalarının hayatı küçülür. Birileri dünyayı gezer, birileri yaşadığı şehirde karşı yakaya geçmenin hesabını yapar. Birileri çocuklarına ev bırakır, birileri çocuklarına borç bırakmamaya çalışır. Birileri zaman satın alır, birileri hayatını satar. İşin en ağır tarafı belki de burada başlıyor. Çünkü insan bir süre sonra yoksulluğa mecburen alışıyor. İstediği şeyleri azaltıyor. Hayallerini küçültüyor. Beklentilerini aşağı çekiyor. Sonunda elde edemediği şeyleri istememeye başlıyor: “Ben zaten tatile meraklı değilim. Dışarı çıkmayı sevmiyorum. Tiyatroya da eskisi kadar gitmiyorum. Kitap zaten pahalı. Bu yaştan sonra ne yapacağım?” Bu liste uzar gider.
Belki gerçekten istemiyoruzdur. Belki de uzun zamandır ulaşamadığımız şeyleri istememeyi öğrendik. Bana kalırsa yoksulluğun en korkunç yanlarından biri budur. Yalnızca cebinizdeki parayı azaltmaz, arzularınızı da terbiye eder. Size neyi isteyip neyi istememeniz gerektiğini öğretir. Bir gün gelir, küçülmüş bir hayatı bizzat seçmişsiniz gibi yaşamaya başlarsınız.
Ben bir oyuncuyum, elbette insanların kültür sanata erişimini önemsiyorum. Çünkü sanatın giderek erişilmesi güç bir alana dönüşmesi yalnızca sanatçıların ya da kültür kurumlarının meselesi değil. Bu bir toplum meselesi. Tiyatro salonunda izleyici koltuklarına kimlerin oturabildiği politiktir. Bir çocuğun hayatında kaç kez konsere, tiyatroya, sinemaya gidebildiği politiktir. Bir gencin kitap alabilmesi politiktir. Bir işçinin vardiyasından çıktıktan sonra kültürle, sanatla, şehirle kurabildiği ilişki politiktir.
Çünkü kültür yalnızca boş zaman faaliyeti değildir. İnsanın dünyayla kurduğu ilişkinin unsurlarından biridir. Kültürü, sanatı, seyahati, dinlenmeyi, hatta sosyalleşmeyi yalnızca belirli bir gelir seviyesinin erişebileceği şeylere dönüştürürseniz, yalnızca ekonomik bir eşitsizlik yaratmazsınız. Hayatlar arasında eşitsizlik yaratırsınız. Birilerine dolu dolu bir hayat sunarken milyonlara yalnızca hayatta kalmayı bırakırsınız.
Sonra o insanlara sorarsınız: Neden mutsuzsunuz? Neden öfkelisiniz? Neden gençler bu ülkeyi terk etmek istiyor? Neden insanlar birbirine tahammül edemiyor? Neden herkes bu kadar yorgun? Belki cevap sandığımızdan daha basit. Çünkü milyonlarca insan yıllardır hayatını erteliyor. Bir sonraki maaş zammına, bir sonraki seçime, bir sonraki bahara erteliyor. Belki düzelir diye.
Ama insan ömrü ertelenebilecek kadar uzun değil. Bir çocuğun çocukluğu beklemiyor. Gençlik beklemiyor. Anne babamızın yaşlanması beklemiyor. Arkadaşlarımızla geçiremediğimiz akşamlar geri gelmiyor. Gitmediğimiz yerler, okuyamadığımız kitaplar, göremediğimiz oyunlar, yaşayamadığımız günler bir yerde bizi beklemiyor. Hayat geçiyor. Meseleyi yalnızca “geçinemiyoruz” diye tarif etmek bana artık eksik geliyor. Evet, geçinemiyoruz. Ama daha kötüsü oluyor: Yaşayamıyoruz. İkisi aynı şey değil. Çünkü geçinmek ekonomik bir meseledir. Yaşamak ise politik. Nasıl bir evde yaşayacağımızdan ne kadar çalışacağımıza, çocuklarımızın nasıl büyüyeceğinden ne kadar dinlenebileceğimize kadar hayatımızın her aşamasını içinde yaşadığımız düzen belirliyor.
Belki başka bir soru daha sormamız gerekiyor: Biz ne zaman yaşayacağız? Kiramızı ödedikten sonra mı? Borçlarımız bittikten sonra mı? Çocuklar büyüdükten sonra mı? Emekli olduktan sonra mı? Ekonomi düzeldikten sonra mı? Ne zaman?
Ben insanların yalnızca hayatta kaldığı bir ülke istemiyorum. Çocukların tiyatroya gitmesinin aile bütçesinde kriz yaratmadığı bir ülke istiyorum. Bir işçinin yılda birkaç gün deniz görmesinin lüks sayılmadığı bir ülke istiyorum. Gençlerin alt tarafı bir kahve içeceğim diye uzun uzun düşünmediği bir ülke istiyorum. İnsanların bütün ömrünü ev sahibi olabilmek için bankalara borçlanarak geçirmek zorunda olmadığı bir ülke istiyorum. Kitabın, konserin, sinemanın, tatilin, dinlenmenin yalnızca zenginlere ait olmadığı bir hayat istiyorum.
Çok şey istemiyorum. Bize artık çok görülen şeylerin hakkımız olduğunu biliyorum. Çünkü ekmek haktır, barınmak haktır, çalışmak haktır. Ama insan bunlardan ibaret değildir. Özgürce yaşamak da haktır. Belki de bunu yeniden hatırlamamız gerekiyor.
İnsanların önce ekmeğini, sonra zamanını, sonra hayallerini alırsanız geriye yalnızca çalışan, borç ödeyen ve hayatta kalmaya uğraşan insanlar kalır. Ben buna hayat demiyorum. Bugün itiraz etmemiz gereken şey tam olarak budur: Yoksulluk geçim derdinden ibaret değildir. Yoksulluk, insanın kendi hayatına ulaşamamasıdır. Yaşamak lüks değildir. Hiçbir zaman olmadı. Sıradan hayatı bile lükse dönüştüren içinde yaşadığımız bu düzendir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vessaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vessaire’yi desteklemek için vessaire ana sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.



