Barış kimin hafızası üzerine kurulacak?

Çözüm ve barış sürecinin yeniden gündeme gelmesiyle Alevilik meselesinin de tartışmaya dahil olması şaşırtıcı değil. Çünkü Türkiye’de barış sürecinden söz ettiğimizde yalnızca silahların susmasını ya da iki siyasi aktör arasındaki ilişkilerin yeniden kurulmasını konuşmuyoruz. Farklı toplulukların birbirinden farklı tarihsel hafızalarının, travmalarının ve gelecek tahayyüllerinin nasıl aynı siyasi zeminde buluşacağını da konuşuyoruz.

Son günlerde tartışmanın merkezine yerleşen Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bitlisi referansı da burada önem kazanıyor. Öcalan’a atfedilen notlarda Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi arasındaki ilişkiye tarihsel bir ittifak modeli olarak gönderme yapıldığı iddiası üzerine 53 Alevi yurttaş ve aydın bir bildiri yayımladı. DEM Parti ise Öcalan’ın bu konuda böyle bir değerlendirmesi olmadığını açıkladı ve Alevilerin süreç karşıtı gösterilmesini kabul etmediğini belirtti. Dolayısıyla öncelikle şu ayrımı yapmak gerekiyor: Ortada doğrulanmış bir Öcalan açıklaması yoksa, olmayan bir sözü varmış gibi tartışmanın anlamı yok.

Ama burada başka ve (bence) daha önemli bir soru ortaya çıkıyor: Barış süreci farklı toplulukların tarihsel hafızalarıyla ne yapacak? Çünkü bir tarihsel ilişkiyi bir siyasi stratejinin sembolü olarak okumak ile bu ilişkinin sonuçlarını kendi topluluğunun hafızasında yaşamak aynı şey değil. Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi arasındaki ilişki, Kürt siyasi tarihi açısından farklı anlamlar taşıyabilir. Osmanlı’nın doğu siyaseti, Safevilere karşı yürütülen mücadele ve Kürt beyleriyle kurulan ilişkiler üzerinden başka bir tarihsel çerçeve kurulabilir.

Fakat Alevi hafızasında Yavuz Sultan Selim adı, Safevi–Osmanlı çatışmasının ötesinde bir anlam taşır. Kızılbaşlara yönelik baskı ve katliamlarla, dışlanmayla ve devletin Sünni karakterinin güçlenmesiyle ilişkilendirilen bir tarihsel hafızanın parçasıdır. Dolayısıyla bir topluluk açısından “stratejik ittifak” olarak okunabilecek bir tarihsel ilişki, başka bir topluluk açısından devlet eliyle gerçekleştirilen şiddetin ve dışlanmanın sembolü olabilir.

Buradaki mesele tarihin tek bir doğru yorumunun bulunması da değil. Mesele, aynı tarihin farklı toplulukların hafızasında aynı anlama gelmediğini kabul edip etmediğimiz. Türkiye’deki tartışmalarda Aleviler çoğu zaman tuhaf bir ikiliğin içine sıkıştırılıyor. Ya devletin yanında oldukları varsayılıyor ya da Kürt hareketinin yanında. Ya çözüm sürecini destekleyecekler ya da “statükocu” sayılacaklar. Ya Kürtlerin demokratik taleplerini destekleyecekler ya da Kürt karşıtı bir pozisyona yerleştirilecekler. Oysa Alevilerin siyasi hafızası ve siyasi pozisyonları bundan çok daha karmaşık.

Martin van Bruinessen’in Türkiye’deki Alevi hareketi üzerine çalışmaları tam da bu nedenle önemli. Bruinessen, Aleviliğin kamusal alanda yeniden görünürlük kazanmasını ele alırken farklı etnik ve siyasi kimliklerin Alevi hareketi içindeki ilişkilerine, Alevi ile Kürt hareketleri arasındaki bağların zaman içinde nasıl şekillendiğine dikkat çekiyor. Alevilik ile Kürtlük arasındaki kesişimleri kabul ederken, bunları birbirinin yerine geçirmenin ne kadar sorunlu olduğunu da gösteriyor.

Bu durum bize basit ama hayati bir gerçeği hatırlatıyor: Alevilik, Kürtlük ve siyasi aidiyet aynı şey değildir. Kesişebilirler, birbirlerini etkileyebilirler, aynı kişinin kimliğinde yan yana bulunabilirler. Ama birbirlerinin yerine geçirilemezler. Dolayısıyla bir Alevinin Kürt siyasetini eleştirmesi onu doğrudan Türk milliyetçiliğinin tarafına yerleştirmediği gibi, Kürtlerin demokratik haklarını desteklemesi de bütün Alevilerin aynı siyasi pozisyonu paylaştığı anlamına gelmez.

Üstelik bugün karşımızda durağan bir Alevi toplumu da yok. Kentleşme, sekülerleşme, yeni iletişim mecraları ve kuşak değişimi Alevi kimliğinin ifade biçimlerini de dönüştürüyor. Özellikle genç kuşaklar, Aleviliği yalnızca geleneksel kimlik kodları veya geçmişin mağduriyetleri üzerinden değil; insan hakları, ekoloji, toplumsal cinsiyet eşitliği ve demokratik katılım gibi yeni taleplerle birlikte yeniden tartışıyor. Bu dönüşüm, Alevi toplumunu tek tipleştiren veya belirli bir siyasi ajandanın “doğal takipçisi” olarak gören anlayışları daha da sorunlu hale getiriyor.

Bence artık Alevilere sürekli “Hangi taraftasınız?” diye sormak yerine başka bir soru sormanın zamanı geldi: “Siz bu süreçte ne istiyorsunuz?”

DEM Parti’nin Alevileri “barışın ve demokratik toplumun kurucu öznelerinden biri” olarak tarif etmesi ilk bakışta önemli bir yaklaşım. Nitekim parti açıklamasında Alevilerin sürecin karşısında gösterilmesini reddederken Alevi toplumunun demokratik toplum ve kalıcı barış açısından kurucu bir özne olduğunu vurguladı.

Ama “kurucu özne” olmak yalnızca destek vermek demekse, burada ciddi bir sorun var. Çünkü kurucu özne yalnızca alkışlayan kişi değildir. İtiraz eden de kurucu öznedir. Eleştiren de. “Bu tarihsel referans benim hafızamda böyle bir anlam taşıyor” diyen de. “Bu sürecin dışında bırakılmak istemiyorum” diyen de. “Barışı destekliyorum ama bunun hangi tarih anlatısı üzerinden kurulacağını sorguluyorum” diyen de. Eğer Aleviler gerçekten bu sürecin kurucu özneleri ise, onların süreçle ilgili itirazlarını duymak da sürecin bir parçası olmak zorunda. Tam tersine, itiraz ettiği anda “sürece karşı” ilan edilen bir topluluk kurucu özne değil, onay makamı haline gelir.

Bugün yaşanan tartışmanın en rahatsız edici tarafı da burada. 53 kişinin yayımladığı bildirinin içeriği tartışılabilir. Yavuz–İdris ilişkisinin tarihsel yorumu tartışılabilir. Öcalan’a atfedilen metnin gerçekten ona ait olup olmadığı tartışılabilir. Ama tartışmanın Alevi imzacıların “aydın” kimliğini sorgulamaya, geçmişte hangi siyasi yapılarda yer aldıklarını hatırlatmaya ya da onları “sokaktan alıp milletvekili yaptık” gibi ifadelerle küçümsemeye dönüşmesi, tartışmanın kendisini başka bir yere taşıyor.

Tuncay Bakırhan’ın 2 Eylül’de bu yönde ifadeler kullanması da polemiği büyüttü. Çünkü demokratik bir sürecin gerçek sınavı, sizinle aynı fikirde olanlara nasıl davrandığınız değil; sizinle aynı fikirde olmayanlara nasıl davrandığınızdır.

Türkiye’deki Alevi hafızası sadece ülke sınırları içindeki tarihsel deneyimlerle de şekillenmiyor. Bölgesel gelişmeler, özellikle Suriye’de yaşananlar, bu hafızanın hassas katmanlarından birini oluşturuyor.

Suriye’deki savaş ve cihatçı örgütlerin yarattığı şiddet, Alevi kamuoyunun bir bölümünde ciddi güvenlik kaygıları ve bölgesel travmalar yarattı. Bu durum Türkiye’deki barış ve çözüm tartışmalarına da yansıyor. Kürt hareketinin Rojava/Suriye denklemindeki konumu, bölgesel aktörlerle kurduğu ilişkiler ve kullandığı söylem, Alevi kamuoyunun bazı kesimlerinde dayanışma kadar temkinlilikle de izlenebiliyor.

Dolayısıyla Alevilerin çözüm sürecine dair soruları yalnızca “iç siyasette ne olacağı” ile ilgili değil, sınırın ötesindeki jeopolitik dengelerin, laiklik ve bölgesel barış açısından nasıl bir tablo doğuracağıyla da bağlantılı. Bölgesel dinamikleri görmezden gelen, Suriye’deki gelişmelerin Alevi toplumsal hafızasında yarattığı kaygıları anlamayan bir barış dili eksik kalmaya mahkûm.

Burada iki yönlü bir kıskaca da dikkat etmek gerekiyor. Alevilerin tarihsel hafızası ve haklı itirazları, bir yandan devletin Aleviliği folklorik/kültürel bir öğeye indirgeyen veya idari mekanizmalarla kontrol altında tutmaya çalışan politikalarıyla yüz yüzeyken, diğer yandan barış süreçleri gündeme geldiğinde Kürt karşıtı siyasetin malzemesi haline getirilmek isteniyor.

Bir Alevinin Yavuz Sultan Selim’e, tarihsel hafızaya ya da çözüm sürecinin belirli bir yönüne itiraz etmesi, bir anda “Kürt hareketine karşı Alevi hassasiyeti” olarak sunuluyor. Sonra tartışma Alevilerin taleplerinden uzaklaşıyor; konu Kürtlere, Kürt siyasetine ve barış fikrinin kendisine geliyor.

Buradaki asıl tehlikeli dinamiklerden biri de Türk milliyetçiliğinin Alevi hassasiyetleriyle kurduğu fırsatçı ilişkide saklı. Milliyetçi söylem, tarihsel olarak dışladığı, taleplerini görmezden geldiği ve travmalarına göz kapadığı Alevi toplumunu, ne zaman Kürt meselesi veya barış süreçleri gündeme gelse hatırlamayı seçiyor.

Alevilerin tarihsel kaygıları ve haklı itirazları, Kürt hareketini sıkıştırmanın, Kürtlerin demokratik taleplerini gayrimeşrulaştırmanın ve barış fikrini sabote etmenin kullanışlı bir enstrümanına dönüştürülüyor. Türk milliyetçiliği, Alevilere “Cumhuriyetin ve laikliğin gerçek koruyucuları” illüzyonu sunarak onları Kürt siyasetine karşı bir barikata dönüştürmek istiyor.

Oysa bu sahte sahiplenmenin sınırları oldukça net: Alevilerin cemevi statüsü, zorunlu din derslerinin kaldırılması veya kamusal eşitlik talepleri masaya geldiğinde aynı milliyetçi refleks Alevileri hızla yok saymaya devam ediyor.

Yani Aleviler, hakları tanınacak eşit yurttaşlar olarak değil; yalnızca Kürt siyasetini vuracak birer “kalkan” olarak araçsallaştırılıyor. Oysa bir Alevinin Yavuz Sultan Selim’e, tarihsel hafızaya ya da çözüm sürecinin belirli bir yönüne itiraz etmesi, onu otomatik olarak Türk milliyetçiliğinin veya Kürt karşıtı bir siyasetin malzemesi yapmaz.

Alevilerin itirazını ciddiye almak başka şeydir, o itirazı kendi milliyetçi ajandanız için gasp etmek başka şeydir. Aleviler ne milliyetçi siyasetin Kürt karşıtı operasyonlarında bir enstrüman olmak zorunda ne de başka bir hareketin koşulsuz müttefiki olmak zorunda. Kendi sözlerini, kendi özgür iradeleriyle söyleyecek güce ve hafızaya sahipler.

Türkiye’de barış tartışmalarının önemli bir problemi de toplumu çoğu zaman iki aktöre indirgemesi: Devlet ve Kürtler. Oysa toplum bundan çok daha karmaşık. Bu karmaşıklığı oluşturan farklı öznelerin devletle, şiddetle, ayrımcılıkla, milliyetçilikle ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler aynı değil.

Dolayısıyla silahların susması önemli bir başlangıçtır. Ancak gerçek ve kalıcı bir toplumsal barış, çatışma çözümü ve geçiş dönemi adaleti literatüründe tartışılan hakikat, tanıma, yüzleşme ve onarım mekanizmalarını da gerektirir. Nitekim Türkiye üzerine yapılan geçiş dönemi adaleti çalışmalarında Dersim katliamı doğrudan hakikat ve yüzleşme tartışmaları içinde ele alınmış ve bu mesele 2013’teki barış süreciyle birlikte yeniden gündeme gelmiştir.

Bir grubun yıllardır taşıdığı hafızayı “artık bunları konuşmayalım” diyerek ortadan kaldırmak mümkün değildir. Geçmişi sürekli bugünün siyasi ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemek de mümkün değildir. Kalıcı barış Dersim’den Maraş’a, Çorum’dan Sivas’a uzanan tarihsel travmalarla ve devlet şiddetiyle yüzleşilmeyi, mağduriyetlerin tanınmasını ve bunun kurumsal sonuçlar doğurmasını gerektirir. Çünkü Alevilerin yaşadığı acılar yalnızca “geçmişte kalmış olaylar” değil, cemevlerinin statüsünden zorunlu din derslerine, Diyanet’in yapısından kamusal alandaki ayrımcılığa kadar uzanan bugünkü eşit yurttaşlık taleplerinin de tarihsel arka planını oluşturur.

Peki, Aleviler bu barışın neresinde? Belki de bugün sorulması gereken soru tam olarak bu. Aleviler bu sürecin nasıl bir parçası olacak? Bir Alevinin Yavuz Sultan Selim hakkında taşıdığı tarihsel hafıza, bir Kürdün İdris-i Bitlisi hakkında taşıdığı tarihsel hafızadan farklı olabilir. Bunun bir sorun olduğunu düşünmek zorunda değiliz. Belki de tam tersine, demokratik bir toplumun başlangıç noktası tam olarak budur: Aynı geçmişe aynı anlamı yüklemek zorunda olmamak. Barış, geçmişi ortaklaştırmak değildir. Bu yüzden bugün Alevilerin söylediği sözleri “sürece karşı mısınız, değil misiniz?” ikiliğine sıkıştırmak yerine başka bir yerden dinlemek gerekiyor. Belki soru şu olmalı: Bu barışta bizim hafızamıza ve adalet talebimize de yer var mı?


Kaynakça

Bruinessen, Martin van. “Türkiye’de Kürtler, Türkler ve Alevî Uyanışı.” Kürtlük, Türklük, Alevilik: Etnik ve Dinsel Kimlik Mücadeleleri, Çev. Hakan Yurdakul, İstanbul: İletişim Yayınları, 2000, s. 115–129.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vessaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vessaire’yi desteklemek için vessaire ana sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Scroll to Top