Kusursuz bir simülasyon: Football Manager

Saat gece yarısını çoktan geçmiş. Odayı bilgisayarın ekranından yayılan solgun ışık aydınlatıyor. Uzaklardan gelen belirsiz bir ortam müziği, belki de yalnızca bilgisayarın işlemcisininin yorgun sesi duyuluyor. Ekranda yanıp sönen yeşil kutucuklar, durmaksızın güncellenen tablolar, alt alta dizilmiş isimler ve karşılarında 1 ile 20 arasında değişen sayılar…

Birçoğumuz için Football Manager (FM) çocukluk yıllarından kalma zararsız bir nostaljinin, futbol romantizminin dijital sığınağıdır. Sokakta top koşturmuş, tribünde avazı çıktığı kadar bağırmış insanların taktik tahtasının başına geçip kendi hikayesini yazma arzusudur. Ne var ki, ekrandaki piksellerin arkasına biraz daha dikkatli baktığımızda, karşımızda masum bir oyun değil, modern dünyanın en rafine ideolojik araçlarından biri duruyor. Video oyunları uzun süredir egemen ideolojilerin hem aynası hem de pekiştiricisi olarak görülüyor. Football Manager da bizi sıradan birer oyuncudan ziyade verimlilik, finansal optimizasyon ve performans metrikleri peşinde koşan rasyonel birer ekonomik aktöre (homo economicus) dönüştürerek evimizin ortasında benzersiz bir neoliberal laboratuvar kuruyor.

Sayılar ve algoritmik yönetim

Football Manager’ın arayüzüyle karşılaştığınız anda futbolun o tahmin edilemez veya büyülü dünyasından ziyade “algoritmik yönetim” diye adlandırılan modern plaza rasyonalitesinin kalbine düşüyoruz. Bugün gerçek dünyada Uber sürücülerinin, kuryelerin ya da güvencesiz dijital emekçilerin performansını anlık olarak izleyen, onları görünmez bir denetim mekanizmasıyla disipline eden algoritmik mantık neyse, FM’deki gözlemci (scout) raporları da özünde odur. David Beer’in kavramsallaştırdığı “metrik güç” oyunda tam anlamıyla gövde gösterisi yapar. Bir futbolcunun sahada gösterdiği insani çaba, hissettiği yorgunluk ya da taşıdığı yetenek, oyunun veritabanında anında 15’lik bir “kararlılık” ya da 12’lik bir “soğukkanlılık” verisine indirgenir. Profesyonel futbol yönetiminde artık verinin bir tercih değil, mutlak bir zorunluluk haline geldiği elbette doğru. Ancak Football Manager bu mecburiyeti bir adım öteye taşıyarak oyuncuyu metriklerin mutlak merkeziliğini kabul etmeye zorlar, başarıya giden yegâne yolun sayısal verileri optimize etmekten geçtiği bir yönetim anlayışını zihnimize kazır.

Bu durmak bilmeyen veri bombardımanı, menajerlik reflekslerimizi de yapısal bir dönüşüme uğratır. Futbolun tarihini yazan o eski usul, sezgisel ve yaratıcı dehaların yerini elindeki tabloları doğru şekilde bir araya getirmeye çalışan veri analistleri alır. Takım içi uyum, liderlik, aidiyet ya da kimya gibi soyut, elle tutulamayan ve ölçülemeyen insani dinamikler, oyunun yazılımında nihayetinde çözülmesi gereken matematiksel birer probleme dönüşür. Tıpkı modern korporatif dünyada şirket yöneticilerinin çalışanlarını anahtar performans göstergelerine (KPI) indirgemesi gibi, biz de ekran karşısında sahanın içinde terleyen, sakatlanan, sevinen insanları birer Excel hücresi gibi görmeye başlarız.

Dahası, Football Manager’ın simülasyon mantığı tam bir “kara kutu” (black box) sistemidir. Kuralların arka planındaki kodları, formülleri ya da hangi kararın tam olarak hangi matematiksel çıktıya yol açtığını yeterince açık biçimde göremeyiz. Oyuncu algoritmik emeğin tanıdık döngüsüne girer: durmadan deneme yapmak, sistemi çözmeye çalışmak ve algoritmaya çarparak kuralları keşfetmek. Bu yönüyle oyun, eksik, şeffaf olmayan ve sürekli değişen veriler altında kritik kararlar almak zorunda kalan modern plaza çalışanının ya da platform işçisinin deneyimini eğlenceli bir ambalajla yeniden üretir, bizi computational (hesaplamalı) modellere bağımlı hale getirir.

Meritokrasi yanılsaması ve girişimcilik

Neoliberal yönetimselliğin temel dayanağı, bireyin kendi kendisinin girişimcisi olması gerektiği fikridir. Foucault’nun tabiriyle “girişimci kendilik” (entrepreneurial self), bireyi durmaksızın kendisini optimize etmeye, esnek olmaya ve piyasa koşullarına adapte etmeye zorlar. FM transfer pazarında da bu piyasa rasyonalitesi hüküm sürer. Kararlar insani sezgilerden, kulüp tarihine olan vefadan ya da taraftarın sevgisinden ziyade hesaplanabilir avantajlara dayanmak zorundadır. Bir futbolcunun değeri, performans eğrileri ve istatistiksel izdüşümleriyle doğru orantılı olarak artar ya da azalır. Sadakat ya da tarihsel bağ gibi paha biçilemez insani hasletler, bütçe disiplininin soğuk rasyonalitesi karşısında hızla erir. Futbolcuyu sadece bir veri noktasına indirgeyen bu yaklaşım, oyunun insani, psikolojik ve sosyal boyutunu tamamen zedeler fakat bizi bu zedelenmeye karşı duyarsızlaştırır.

Daha da tehlikelisi, Football Manager başarıyı tamamen menajerin bireysel zekasına, çalışma azmine ve kaynakları doğru yönetme becerisine bağlayarak yapısal eşitsizliklerin üzerini kalın bir örtüyle kapatır. Sanki herkes aynı çizgide, eşit şartlarda yarışa başlıyormuş gibi sunulan bu meritokratik illüzyon, neoliberal ideolojinin en büyük ve örgütlü yalanlarından biridir. Oysa tıpkı gerçek dünyadaki küresel kapitalizmde olduğu gibi, endüstriyel futbol dünyasında da yapısal uçurumlar belirleyicidir. Dev bütçeli, arkasında küresel sermaye gruplarının veya petrol şeyhlerinin durduğu zengin kulüplerin muazzam gözlemci ağları, kusursuz tesisleri ve sınırsız hareket kabiliyetleri varken, alt liglerdeki ya da yoksul coğrafyalardaki bir kulübün menajeri olarak hayatta kalmak için “kemer sıkma” (austerity) politikalarına başvurmak zorunda kalırsınız. Oyun, bize bu eşitsizlikleri sistemsel bir adaletsizlik olarak sorgulatmak yerine her koşulda hayatta kalması gereken esnek bir özne olmayı vaaz eder: Yeterince esnek, dayanıklı ve stratejik olursan, en dipten bile zirveye çıkabilirsin. Eşitsizlik bir adaletsizlik değil, sadece aşılması gereken bir “oyun zorluğu” seviyesidir artık.

Oyunlaştırılmış plaza hayatı

Peki, gün boyu işte ya da okulda zaten yeterince performans baskısına, metriklerin tahakkümüne ve verimlilik stresine maruz kalan modern insan, nasıl oluyor da akşam eve geldiğinde gönüllü olarak saatlerce yine aynı mikro-yönetim süreçlerinin, maaş bütçesi hesaplarının ve taktiksel krizlerin altına giriyor? Bu paradoksun cevabı, emeğin oyunlaştırılmasında (gamification) gizlidir. Football Manager, gerçek dünyada bir yöneticinin omuzlarındaki ağır ve yıpratıcı finansal/idari yükleri alır; onu son derece çekici, renkli ve ödüllendirici bir dijital deneyim formuna sokar.

Oyunun evreninde kulüp finansmanını dengede tutmak, yeşil sahada kupalar kazanmak kadar hayati bir başarı kriteridir. Maaş bütçesini milimetrik olarak ayarlamak, verimsiz personelle yolları ayırmak, geleceğe yönelik risk analizleri yapmak, oyunun eğlence mekanizmasının ta kendisi haline gelir. Yanlış hesaplanmış bir finansal hamle ya da bütçeyi aşan bir maaş sözleşmesi, anında yönetim kurulu tarafından kapının önüne konmanızla sonuçlanır. Bu cezalandırma mekanizması, risk toplumunun ve kişisel sorumluluk ilkesinin oyuncunun zihnine adeta bir savunma refleksi gibi kazınmasını sağlar. Plaza hayatının yorucu mesaisi, oyunlaştırma büyüsüyle birleşerek arzulanabilir bir serbest zaman aktivitesine dönüşür. Yani bize dayatılan rasyonaliteyi eğlenerek yeniden üretiriz.

Ekrandaki piyasa mı?

Nihayetinde Football Manager, masum bir spor simülasyonu ya da basit bir bilgisayar oyunundan çok daha fazlasıdır, neoliberal yönetimselliğin ve algoritmik tahakkümün odalarımızdaki dijital muadilidir. Bizi finansal metrikleri ustalıkla yönetmeye, kararları tamamen verimlilik ve kâr-zarar odaklı almaya zorlarken, başarının arkasındaki sistemsel adaletsizlikleri ve sınıfsal uçurumları görünmezleştirir. Bize daha iyi, daha rasyonel kararların her zaman daha iyi sonuçlar doğuracağını fısıldayan bu meritokratik dünya, kolektif, dayanışmacı ya da eşitlikçi başka bir yönetim modelini tahayyül etmemizin önüne aşılmaz bir set çeker. Football Manager, egemen ekonomik ideolojiyi sadece pasif bir şekilde yansıtmakla kalmaz, bizi ekran başında o ideolojinin en sadık, çalışkan ve tavizsiz yöneticileri haline getirir.

Belki de bir sonraki uykusuz gecede, parmağımız o meşhur “Devam Et” butonunun üzerindeyken taktik tahtasına bu kez başka bir gözle bakmamız gerekir. O anda sahada akan futbolu ve genç yetenekleri mi yönetiyoruz, yoksa ekranın arkasındaki piyasa aklı mı bizi usulca yönetiyor?

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vessaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vessaire’yi desteklemek için vessaire ana sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Scroll to Top